Mustafa Kemal Atatürk’ün 07 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir Zagnos Paşa Camii’nde vermiş olduğu hutbenin metni.

Ey Millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allahın esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçkleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kur’an’daki mânası açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunarı arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü tüm evren kanunlarını yapan Cenabı Hak’tır.

Arkadaşlar; Cenabı Peygamber çalışmasında iki yere, iki eve sahip bulunuyordu. Biri kendi evi, diğeri Allah’ın evi idi. Millet işlerini Allah’ın evinde yapardı. Hazreti Peygamber’in mübarek yolunda bulunduğumuz bu dakikada milletimize; milletimizin bugününe ve geleceğine ait hususları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde Allah’ın huzurunda bulunuyoruz. Beni buna eriştiren Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu fırsat ile büyük bir sevab kazanacağımı ümit ediyorum. Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmasının gerekli olduğunu düşünmek yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır. Millet işlerinde her kişinin zihnini ayrı ayrı faaliyette bulunması zorunludur. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum. Milli amaçlar, milli irade yalnız bir kişinin düşünmesinden değil, milletin bütün kişilerinin arzularının, emellerinin sonuçlarından ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.

Hutbeler hakkında sorulan sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin şekli, milletimizin duygusal fikirleri ve lisanı ile medeni ihtiyaçlarıyla uygun görülmektedir. Efendiler, hutbe demek topluma hitabetmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin manası budur.

Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber’in hayatta olduğu mutlu dönemlerde hutbeyi kendisi söylerdi. Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler o günün sorunlarıdır, o günün askeri, idâri, mâli ve siyasi, sosyal konularıdır. İslam toplumunun çoğalması ve İslam ülkeleri gerilemeye başlayınca, Cenabı Peygamber’in ve dört halifenin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin söylemelerine imkân kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye birtakım kişileri memur etmişlerdir. Bunlar herhalde en büyük ve ileri gelen kişiler idi. Onlar camilerde ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için bir şart lâzımdı. O da milletin lideri olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması! Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir. Çünkü, her şey açık söylendiği zaman halkın beyni faaliyet halinde bulunacak iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir. Ancak millete ait olan işleri milletten gizli yaptılar. Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisanda olması ve onların da bugünün gereklerine ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve Padişah sıfatını taşıyan despotların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi. Hutbeden amaç halkın aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir, başka şey değildir. Yüz, ikiyüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir. Hatiplerin normal olarak halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir. Geçen yıl Millet Meclisi’nde söylediğim bir nutukta demiştim ki “Minberler halkın akılları, vicdanları için bir ilim irfan kaynağı, ışık kaynağı olmuştur.” Böyle olabilmek için minberlerde söylenecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, ilim ve fen gerçeklerine uygun olması lazımdır. Hutbeyi verenlerin siyasi olayları, sosyal ve medeni olayları hergün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış aşılamalar yapılmış olur. Bu nedenle, hutbeler tamamen Türkçe ve günün gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır.

07 Şubat 1923 BALIKESİR – Zagnos Paşa Camii

Nobel ödüllü Amerikan onkolog Devra Davis cep telefonlarıyla ilgili sarcısı bir kitap yazdı; 6 yıl öncesine kadar güvenli zannederdim. Ama öyle deney sonuçları gördüm ve baskıya şahit oldum ki, artık sağlığa alarm derecesinde zararlı olduğunu düşünüyorum…

Dünyanın en önemli kanser uzmanlarından biri olarak bilinen Nobel ödüllü Amerikalı Devra Davis, yeni kitabı “Disconnect” (Bağlantıyı kes) ile gündeme oturdu. Davis, cep telefonlarının sağlığa etkileri konusunda “küresel bir alarm durumu” ilan edilmesi gerekirken, cep telefonu endüstrisinin büyük çabaları sonucunda bu cihazın zararlarını göstermeye çalışan saygın bilim adamlarının karalandığını, hatta dünyanın bir numaralı sağlık otoritesi Dünya Sağlık Örgütü’nde (WHO) bile cep telefonu zararları konusunda entrikalar döndüğünü yazdı. İşte Pittsburg Üniversitesi Onkoloji Departmanı direktörü olan ve sayısız ödüle layık görülen Davis’in kitabından çok çarpıcı satırbaşları: 

Bir bilim adamı olarak bundan 6 yıl öncesine kadar cep telefonlarının güvenli olduğuna inanıyordum. Hükümetlerin, sağlık kurumlarının insan sağlığını böylesine tehdit edeceğinden şüphelenilen bir cihazın tüm dünyada hızla yaygınlaşmasına bile bile izin vermeyeceklerini düşünüyordum. Ancak son 6 yılda öğrendiklerim beni bu düşünceden vazgeçirdi.

Kanserli bir hücrenin şu anki modern cihazlar tarafından tespit edilebilmesi için binlerce kez bölünüp çoğalması gerekiyor. Ambulans aramak için kullandığınız cep telefonu aslında ambulansı aramanızın ana sebebi olabilir. 

Sigorta şirketleri cep telefonu firmalarına sigorta hizmeti vermiyor çünkü bu firmaların ileride cep telefonlarının ileride sağlıksorunlarından zarar gören insanların açacağı davaların hedefi olacağını düşünüyorlar. 25 yaşına kadar insanların beyinleri gelişmeye devam eder. Çocuklar bundan 5 sene öncesine kadar bu kadar yoğun bir elektromanyetik dalgaların yoğun olduğu bir ortamda yaşamıyordu. Son araştırmalar açıkça ortaya koyuyor ki radyo dalgaları da yarattıkları radyasyonla yaşayan hücrelerin bozulmasına sebep olabiliyor. Bu zarar çocuk beyinleri için çok da riskli. Rus bilim adamlarının cep telefonu kullanan 5-12 yaş arası çocuklar üzerinde yaptıkları 5 yıllık araştırma sonucunda bu çocukların cep kullanmayan yaşıtlarına oranla beyin kapasitesinde düşme, dikkat dağınıklığı ve öğrenme bozuklukları görüldü.

Önce sigara şimdi ‘cep’e karşı

Sigaranın zararlarının tartışıldığı 1970’lerde sigara konusunda çok önemli araştırmalara imza atan Alman profesör Franz Adlkofer, şimdiye dek cep telefonları için yapılan ve AB’nin 3 milyon euro’luk fonla desteklediği REFLEX çalışmasında da başroldeydi. Cep telefonu konusunda kararı “belirsiz” olarak açıklanan bu çalışmanın açıklanmayan sonuçlarından biri radyo dalgalarının hücrelerin normal olarak çalışmasına engel olduğunun tespit edilmesi, bu durumun yeni çıkan 3G telefonlarda önceki telefonlara oranla çok daha ciddi şekilde görülmesiydi.

Cep telefonlarını üzerinde taşıyan, günde 2 ile 4 saat arasında kullanan erkeklerin sağlıklı sperm sayıları diğer erkeklere göre çok daha düşük. 2006 yılında GATA’daki bilim adamları tarafından yapılan araştırma sık cep telefonu kullanan erkeklerde spermlerin daha az hareketli ve daha az sağlıklı olduğunu gösterdi. Bu çalışma 7 farklı ülkedeki uzmanların araştırmalarıyla da desteklendi.

http://haber.gazetevatan.com/Haber/340227/1/Gundem

Uğur KOÇBAŞ / VATAN

Türkiye uzun yıllar köhne siyasetçilerin ve istikrarsızlığın, derin devletin, halk sefalet içindeyken devleti hortumlayan devlet adamlarının kurbanı oldu. Aslında “zaten” hakettiği hizmeti bir türlü alamadı. Yaşlısı, banka kuyruklarında çürüdü, hastası hastanelerde heder oldu. Bu dönemleri çok iyi hatırlıyorum çünkü annem hasta ve yaşlı olduğu için onun yerine o kuyruklarda bekledim hep. Sabahın 5’ inde 6’sında hastaneye gider sıraya girerdik. Öğlene kadar sıra bize gelmez ve akşama kadar hastanede sürünürdük. Emekli maaşını çekmek için bütün gün sıra beklerdik. Oysa yapılması gereken bir banakmatik kartı vermeleriydi. Enflasyonun pençesinde yıllarca kıvrandık. Çok zor dönemler geçirdik. Bu dönemin sonucu olarak AKP ortaya çıktı. O dönemde Türkiye’nin iyi bir lidere ihtiyacı vardı. Liderlik kitleleri peşinden sürükleyen insanlar için tanımlanabilecek bir şey. O lideri beğenir ya da beğenmessiniz o bir liderin lider olmasını etkilemez. Müslüm Gürses ‘de bir liderdir. Bu anlamda Tayyip Bey ortaya çıktı. Gerçekten Türkiye’nin de ihtiyacı olan buydu. Zaten iyi liderler hep kriz zamanlarında ve zor zamanlarda çıkarlar. Tayyip bey çok önemli bir taktik uyguladı. Önceden koyu islamcıyken tüm Türkiye’yi kapsayacak şekilde politikasını değiştirdi. Ilımlı islamcı oldu. Aslında aslen hiç bir zaman olamadığı bişiy olmaya çalıştı belkide.

AKP’nin tek başına iktidara gelmesi ve daha önce yapılan ekonomi politikalarını devam ettirmesi, zaten yavaş yavaş düzlüğe çıkmakta olan bir Türkiye’ye başbakan olması onun Tayyip beyin en büyük şansıydı. Ancak bu şansı çokda iyi kullandı. Enflasyon iyiye gidiyor, yükselmiyor ekonomi normal seyrini koruyor ve Türkiye büyüyüp gelişiyordu.

Tabi bu büyüme nasıl oluyordu buda tartışılabilir. Dış borç açığında azalma yerine artış oluyordu üstelik devlete ait bir çok kurumu ve yeri özelleştirip araplara sattıkları halde. Enflasyon değeri olarak halkın temel ihtiyaçları yerine lüks tüketimi dikkate alıyorlardı. Biz ise ısı, ışık, yiyecek, temizlik  gibi temel ihtiyaçlarımızda bile çok büyük vergiler ve rakamlar ödemeye devam ediyorduk. Üstelik bunlara ödediğimiz vergilerin iadeside söz konusu olmuyordu. Elektriğe, doğalgaza %15-20-30 zam gelirken enflasyon %10 bile artmıyordu nedense. Maaşlara gelen zamda bu oranı geçmiyordu tabi. Genede sesimiz çok çıkmıyordu. İdare ediyorduk çünkü Tayyip beyin yerine geçecek daha iyi bir lider bile yoktu. Onların karşısında kimsenin şansı olamadı. Zaten %10 seçim barajını kaldırmadıkları gibi dokunulmazlıklarıda kaldıracaklarını söyleyip kaldırmayarak şaibeli bir çok girişimde bulunarak servetlerine servet katmaya göz göre göre devam ediyorlardı. Ayrıca seçimlerde bir çok oy çöplerde bulundu. Bazı insanlara oy pusulası bile gitmedi. Hatta en son referandumda muhalefet liderine bile oy kullandırmadılar.  Dediğim gibi sesimiz çok çıkmıyordu gene. Kaderimize razıydık. Aslında böylede olması gerekiyordu bence. Bütün bunların “yaşanması gereken bir süreç” olduğunun çok farkındaydım.

Çünkü en iyi liderler kriz zamanlarında ortaya çıkarlar. Bu ülkenin yıllardır sağ-sol kavgası yapıp bu ülke halkını sefalete mahkum eden, proje üretmeyen çürümüş ve kokulmuş siyaset yapan liderlerden ve partilerden sıyrılması ve bu ülke insanına hakettikleri hizmeti verecek yapının oluşması için gerekli şartların oluşması gerekiyordu. Ayrıca bu ülkenin anlaması gereken bir ders varki insanlar ellerindeki cumhuriyet, demokrasi ve  laikliğin kıymetini bilmiyorlar. Bunun değerini yine öğretecek olanda AKP iktidarı oluyor. İnsanlar düşünmekden korkuyorlardı artık konuşmak ve yazmakdanda korkar hale geldiler. Ergenekon adı altında bir çok masum insan hapsedildi. Basılmamış kitaplar toplatıldı. Aslında

Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedildi, bütün tersanelerine girildi, bütün orduları dağıtıldı ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edildi. Artık “Big Brother is watching you” bir distopya olmaktan çıktı. Hayaldi, gerçek oldu!”

Bütün bu gelişmelerin yanında çok önemli bir tarihi ana tanıklık ettik aslında. Orta Doğuda bir şeyler oluyordu. Yemen, Mısır, Lübnan ardı ardına internetteki sosyal ağlardan ayaklanma başlatarak baskıcı rejime karşı ayaklandı. Bu o kadar önemliydiki. Artık insanların o kadar kolay kandırılıp baskı altına alınmasının mümkün olmadığını çok güzel bir şekilde gösterdi.

Artık dünya yeni bir çağa giriyor. Yeni enerjide artık hiç bir şey gizli kalamayacak. İnsanların başka insanları sömürü haline getirmesi mümkün olamayacak. Yeni enerjide insanlar artık uyanacak. Bu uyanış birden çığ gibi büyüyecek üstelik. Tıpkı orta doğuda birden tetiklendiği gibi. Bundan geri dönüşü yok artık.

Bütün bu gözlemler sonucunda söyleyebileceğim. Yeni enerjide AKP iktidarda kalamayacak. Bu artık mümkün değil. AKP iktidarı son koz olarak sosyal medyayı yasaklamaya çalışacak. Bu son internet yasaklarının amacı mısır’da olanların kendi başlarına gelmesini istememelerinden kaynaklanıyor. Ama bu yeni enerjide tüm maskeler düşecek.  AKP’nin şu anki bulunduğumuz noktaya getirdiği kriz Kılıçdaroğlu gibi bir lideri ortaya çıkardı. Aslında AKP üzerine düşen görevi yaptı. Şimdi ise Türkiye’nin dönüşüm ve gelişme dönemi. Türkiye artık lider bir ülke olacak. Köklerinde ve genlerinde barındırdığı bilgeliği paylaşacak.

Seçimlerde Kılıçdaroğlu’nun başa geleceğini düşünüyorum. Bu belki sonradan bağımsız milletvekillerinin CHP’ye katılmasıyla da olabilir. Belki çok iyi oy almasıyla da olabilir. Nasıl olacağı çokda önemli değil belki. Ben seçimlerde başa geleceklerini düşünüyorum ama bunun olmama ihtimalide elbette var. Ama nolursa olsun AKP’nin çöküş dönemi başlamıştır. Artık bu süreci kimse geri döndüremez. Seçimlerde ya da daha sonrasında çok uzun süre başta kalması yeni enerjide mümkün olamayacak.

Müberra Turan

Daha önce geleceği öngörmekle ilgili bazı bilgiler içeren bir yazı yazmıştım. (http://www.muberraturan.com/?p=138) Bu yazıyıda okuyabilirsiniz.

Diyorumki şimdiki çocuklarda susam sokağını ve ediyle büdüyü mutlaka izlemeli. Biz çok şanslı çocuklardık. Ancak şimdiki nesil teletubbies ‘lerle harcanıyor gibime geliyor. Her sahnesi zeka dolu bence. Embesil çocuk yetiştirmeye yönelik değil. Bence o dönemde farkında olmadan şimdiki gibi reyting kurbanı olmayan ve yandaş olmayan  TRT’nin çıkardığı yayınlarla büyüyen güzel bir nesil yetişti. Şimdiki TV’ler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Hepsi reyting kurbanı ne yazıkki. Sizlere Edi ile Büdü’den bazı videolar paylaşıyorum. Eminim eğleniceksiniz:)

If you can see this, then you might need a Flash Player upgrade or you need to install Flash Player if it's missing. Get Flash Player from Adobe.

If you can see this, then you might need a Flash Player upgrade or you need to install Flash Player if it's missing. Get Flash Player from Adobe.

If you can see this, then you might need a Flash Player upgrade or you need to install Flash Player if it's missing. Get Flash Player from Adobe.

Geleceği görebilmek herkesin istediği birşey olsa gerek, bu yüzden bir çok insan falcı kadınları zengin etmiştir heralde. En meraksız erkek bile kahve falı baktırmaya içten içten meraklıdır. İnsanoğlu doğası gereği meraklı olduğu gibi, belkide bu merak onu daha ileri taşımaya yardımcı olmuştur.

Çocukluktan bu yana gerek çevremiz, gerek ailemizden aldığımız eğitimlerde, öğretilmesi gerekenden çok uzak şeyler öğretilmeye çalışıldı bizlere. Etrafımızdaki herşey bizi bireyselliğe ve daha küçük ve dar bakış açısına yönlendirmek üzere kurgulanmış adeta. Okulda bize tarih dersinde koskoca Osmanlı İmparatorluğu anlatıldı. Senelerce Osmanlı’yı okuduk. Ama dönüp baktığımızda tarih dersinden arda kalanlar, hangi savaşın hangi tarihte yapıldığının ezberletilmeye çalışıldığı oldu. Bu tarihleri ise hatırlayan çok azdır. Oysa bize kronolojik olarak savaşların ve tahta tahta çıkanların listesi verilseydi belkide Osmanlı’da ne zaman ne olmuş daha iyi anlıyacaktık. Ne yazıkki Osmanlı’yı genel olarak algılamamızı sağlayacak bir bakış açısı kazanamadık. O kadar detaylara gömüldük ki geneli göremez ve düşünemez olduk.

Bütün bunların yanı sıra sizlere gerçekten geleceği gören bir adamdan bahsetmek istiyorum. Bu adamı aslında hepimiz tanıyoruz. O şu an ki Türkiye’nin durumunu da adete görmüştü ve gençliğe hitabe olarak kaleme almıştı. Dimağlarımıza kazınmış olan  “Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” cümlelerini söyleyen tabii ki yüce şahsiyet Atatürk’tür.

Atatürk aslında yaşadığı sürece varlığıyla hepimize örnek oldu. Hala da varlığı bu ülke üzerinde hatırlandığı sürece örnek olmaya devam edecek. O geleceğe adete bizzat görüyormuş gibi bakabilen bir liderdi. Bunu yapabilmesi onun ne kadar vizyon sahibi ve  bakışının ne kadar genel bir açıya sahip olmasıyla ilgiliydi.

Hepimizin yapabileceği ve sahip olduğu bu yetinin en güzel örneği  Atatürk’tü. Bunun için Nostradamus olmaya elbette gerek yok. Yapmamız gereken tek şey içine gömüldüğümüz küçük yaşantınız ve sıkıntılarınızın çok dışına çıkıp geneli görebilmek.

Önce kendimizi dışarıdan görmeyi öğrenmeliyiz. Hayatımızda geçmişte nelerin olduğu ve gelecekte  nelerin olabileceğini görebiliriz. Şunu unutmamak gerekirki kimse tam olarak geleceği göremez. Gelecek sürekli değişen bir potansiyeli içinde barındırır ve an be an şekillenir. Bununla beraber “zaman” kavramı içinde bulunduğumuz “zaman” boyutula ilgilidir ve yanlızca bizim algımız dahilindedir. Oysaki herşeyin şimdi gerçekleştiğini algılayabilmek zamanın ötesinde bir bakış açısı ve algı gerektirir. Potansiyel geleceği görüp algılayabilmek büyük bir bakış gerektirir. Şöyle örnekleyelim; bir kağıda düz bir çizgi çizin ve bir ucu başlangıç noktası bir ucu ise bitiş noktası olsun.Bu çizgi bize zamanı göstersin. Bu çizgiye biz yukarıdan baktığımız için başlangıcını ve sonunu görebiliyoruz. Çünkü bakış açımız bunu görmeye müsait. Şimdi kendimizi küçülttüğümüzü  ve başlangıç noktasına geldiğimizi düşünelim. Görebildiğimiz sadece önümüzdeki kısıtlı bir yol olacaktır. Bitiş noktası bizim görüş alanımızda olmayacaktır. Aslında geleceği görebilmeyi en iyi bu şekilde anlatabiliriz. Pekala o zaman “Biz bakış açımızı nasıl bu kadar yukarıdan bakar hale getireceğiz?” diye sorabilirsiniz. Bunu yapmanın tek yolu küçük detaylara takılı kalmak yerine büyük tabloyu görmeye çalışmakdan geçer. Hayatımızdaki günlük sorunları bırakıp yıllık sorunlara bir bakın isterseniz. Ya da yıllar önce nelerle uraşıyordunuz şimdi nelerle uğraşıyorsunuz? Acaba hayatınızda sürekli tekrar eden sorunlar var mı? Çünkü bazen tekrar tekrar aynı sorunlarla boğuşuruz ve bir türlü çözemediğimiz için karşımıza tekrar çıkarlar. Bütün bunların farkında olmak ve bu genel bakış açısını her alanda kullanmayı alışkanlık haline getirmemiz gerekiyor. Hayatınızın geneline baktığınızda görüp şaşıracağınız en büyük şeylerden biride geçmişte yaşadığınız ve şikayet ettiğiniz günlük sorunlarınızın aslında hayatınızda olumlu bir şeylere vesile olduğunu görebilirsiniz. Yani her şerde bir hayır vardır ama bu hayırı ancak bakmayı bilenler görebilirler. Hayat küçük sırlarla doludur. Size bu sırrı vermek istedim. Geleceği görmeniz mümkün. Yeterki geneli görme ve analiz etme  becerisini kendinizde geliştirin ve hislerinize güvenin. Ancak bunu yaparken unutmayın geleceği kesin olarak asla bilemezsiniz işte bu yüzden hayat güzel ve maceralarla dolu. Herşeyi bilseydiniz emin olun mutlu olamazdınız.

Unutmayın “Ancak kendimizi yukarıdan görebildiğimizde, gideceğimiz yoluda görebiliriz.“

If you can see this, then you might need a Flash Player upgrade or you need to install Flash Player if it's missing. Get Flash Player from Adobe.

Böyle insanların varlığını bir çoğumuz bilmiyoruz. Ama onlar varlar ve bizim için mucizevi şekilde yaşıyorlar… İnsanoğlunun neleri yapabileceğini göstergesi bizim için…Video için Kemal ekşioğluna teşekkürler..

Beyin cerrahi Dr. Muammer Yüksel ile biyofizik uzmanı Dr. Erhan Kızıltan, bir bilimsel araştırma için bir araya gelip çalışmaya başlar.
Bu araştırma için gerekli olan bilgisayar programını Dr. Erhan Kızıltan yazar.
Programın çalışıp çalışmadığını denemek için o sırada bilgisayarda tam metni hazır olarak bulunan Atatürk’ün 15–20 Ekim 1927 tarihleri  arasında CHP kongresinde okuduğu Büyük Nutuk’unu programa koyarlar.
Bir süre sonra, program Nutuk’un içinde her kelimenin kaçar kez tekrarlandığını ortaya çıkarır. İki bilim adamı, ilk olarak Nutuk’ta 19’ar kez tekrarlanan kelimeleri ilk kullanım sıralarına göre bir araya getirerek bir metin ortaya çıkarırlar.
19 rakamı Atatürk’ün hayatında önemli bir yer tutmaktadır. ÇÜNKÜ:
Atatürk,19’uncu yüzyılın bitmesine 19 yıl kala 1881’de doğdu. (1881, 19′un 99 katıdır.)
1881, Rumi takvime göre 1297′ye denk gelir. (1+2+9+7=19)
Selanik’te doğdu. Selanik sözcüğünün ”ebced” hesabıyla (Arapçada her harfin sayısal bir değeri olduğunu belirten hesap) değeri 171′dır. (171, 19′un 19 katıdır.)
Nüfus kütüğünde sıra numarası 19′dur.Nüfus Cüzdan numarası 999814′tü. (Bu sayı 19′un 52’306 katıdır.)
İstanbul Harp Okulu’na 1900′de kayıt oldu. (1900, 19′un 100 katıdır) Bu sırada yaşı 19′du.Harp Akademi’sine 57’inci devre olarak girmiştir. (57, 19′un 3 katıdır.)
Atatürk Harp Okulunu 20′inci olarak bitirdi. Subaylardan birisi yabancıydı. Bu nedenle mezun olan 19′uncu subay oldu. Yüzbaşı olarak orduya katılış sırası 38′di. (19′un iki katıdır.) Devamı »

Bu sene Eğirdir gölünün ne kadar kirlendiğini gördüm ve içim kan ağladı doğrusu. Bunun için ne yapabilirim diye düşünürken zaten 2 yıldır yürütülen bir kampanya olduğunu öğrendim. Aşağıdaki siteye girip resminizi yükleyerek lütfen sizde bu kampanyaya destek verin. Eğirdir gölü tüm güzelliğiyle yaşasın…

Yüzlerce canlı türünün ev sahibi ve ülkemizin en büyük ikinci tatlı su rezervi Eğirdir Gölü, yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Onu korumak için el ele veriyoruz, Guinness Dünya Rekoru’nu kırmak için sadece bir fotoğrafımızı yüklüyor ve Eğirdir’in sesi oluyoruz. Lütfen tıklayın, siz de destek olun!

If you can see this, then you might need a Flash Player upgrade or you need to install Flash Player if it's missing. Get Flash Player from Adobe.

Zeynep Casalini – Duvar:
Seninle bir daha aynı yolda yürümem
Seninle yürüyene yolda tuzaklar var
Bir daha asla dokunmam tenine
Senin teninden önce duvarların var
Ben o duvarlara çarpa çarpa Nasır tuttum ,
ağlaya ağlayaYosun tuttum…
Derin bir nefes alır gibi batıyoruz Yükümüz ağır
Yeni bir söz söylemek için Ölmek mi gerekir..
Hadi bir cesaret sende taşın altına koy elini
İnadına inadına sevişmeli bağır çağır.

Allah’a tanrı denilmesinden ziyadesiyle rahatsız insanlar var. Bu insanları asla anlayamıyorum. Ha tanrı demişsin ha Allah senin kalbindeki niyetindir önemli olan…

Detaylarla uraşayım derken gerçek doğruyu göremez oldu insanlar. İnsanlarda körlük ne yazıkki sadece fiziksel değil, zihinsel körlükde söz konusu. Öyle çok allı pullu perdelerle örtülmüş ki gerçekler. Kalplerinde bildikleri ve hissettikleri gerçek doğruları zihinlerinin  ördüğü örümcek ağlarıyla bezetmişler adete… Hangi birini temize çıkarayım bilemem… Herkesin doğrusu kendine.. İnsan ne kadar çabalarsa çabalasın kendi var oluş realitesinin düzlemi kadar anlayış erkine sahip. Sen ise onun düzleminde olmadığın zaman kelimeler kifayetsiz…

Her şeyden önce beynimizi düşünmeye zorlamalıyız. “Neden?” sorusunu sık sık sormalıyız.  Allah eminim herşeyi kayıtsız şartsız kabul etmemizi istememiştir. Kur’an-ı Kerim’i bile “OKU” emriyle indirmiştir.  Peki neden bizler herşeyi bize empoze edilmiş şekliyle kabul edecek kadar aklımızı kullanmaktan aciziz. Neden “Neden ? ” diye sormuyoruz…

Ah bir yapabilsek bunu, o zaman kalıpları kırıp kendi kabuğumuzun dışına çıkabiliriz. şekillere, empozelere, öğretilenlere karşı bir duruşumuz olmalı… İnadına hemde.. Kalbimizdeki doğruları gerçekten hissedebilmeyi öğrenmeliyiz… Ben kimseye kulak asmadan bunu yapmayı öğrendim… Umarım sizlerde başarabilirsiniz…